Bir Bilim Adamının Romanı

0

Prof. Dr. Mustafa İnan, Türk inşaat mühendisi, fizikçi ve akademisyendir. Teknik mekanik ve analitik mekanik alanlarında devrin önde gelen bilim insanlarındandır. Hayatını Türkiye’de bilimin gelişmesine adamıştı. Mustafa İnan doktorasını uygulama alanıyla ilgili bir konuda yaptı. Ülkesine dönünce de ‘Tatbiki’ yani uygulamalı mekanik kürsüsünü kurdu. Yapı Malzemesi Laboratuvarını uzun süre yönetti. 1957 ile 1959 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi’nin rektörlüğünü yaptı. TÜBİTAK’ın kurucularından birisidir.

Oğuz Atay “Bir Bilim Adamının Romanı” kitabında Mustafa İnan’ın hikayesi için onun hayatını yazmaya çalışan iki karakteri seçmiştir. Bu karakterlerden biri okulda profesör diğeri de ona yazmasında yardım eden bir öğrencidir. Kitabın asıl umudu sonda Mustafa İnan’ın hikayesini yazıya aktaran bu iki karakter arasında geçen diyalogda saklıdır: “Mesela biz, Mustafa İnan’ın yaşantısını öğrenenlerin onun gibi bilim adamı olmaya özeneceğini düşünecek kadar saflık gösteriyorsak, bundan size ne? Biz bu çeşit saflıklarımızı düzeltmek istemiyoruz.” Saflık bir kusur değildir. Değişime harcanan, bilime ve eğitime adanmış bir hayatı olan Mustafa İnan, Adana şivesini hep korumuştur. Çünkü bazılarına göre kusur sayılan bazı yanlarını korumak istemiştir. Bu bir nevi özüne sahip çıkmaktır. Aynı zamanda okulda eğitime, kürsü kurmaya, laboratuvar kurmaya, sektörden gelen işlere değil yalnızca akademinin işlerine uğraşmaya önem vermiş; bazıları tarafından daha çok araştırma yapmadığı, makale ya da kitap yazmadığı, yurt dışında kalıp “daha faydalı” olabilecekken olamadığı için eleştirilmiştir. Ama o kendi ülkesinde yapılacak çok iş olduğunun bilincinde olmuş ve kariyerini bu yola adamıştır. Yeni gelen nesil olan bizler çoğunlukla ülkemizdeki şartlardan şikâyet edip yurt dışına kaçma hayalleri kuruyoruz. Ama bu bir kaçış olmamalıdır; bu daha iyisi olup geri dönmek için bir adım olmalıdır. Geri gelip Mustafa İnan gibi pek çok hayata dokunan eğitimciler, sektörde ileriye götürecek teknolojiler için uğraşan girişimciler, Ar&Ge ve inovasyonda yeni fikirlerle ileride olma umudu taşıyan mühendisler olabilmek için bir adım olmalıdır. Atatürk’ünde dediği gibi, bir kıvılcım olarak yollanılan o yerlerden, alevler olarak geri dönmeliyiz. 

Her hayat hikayesinde anlamak isteyen için dersler vardır. Mustafa İnan’ın hayat hikayesini okumam yüksek lisansta ilk dönemimde olduğu için şanslı hissediyorum. Çünkü üniversitenin, akademik hayatın; her birimizin üstünde çalıştığı araştırma, proje ve bunların çıktıları olan makale ve tezlerin esas manasını bana hatırlattı. Bunların hepsi büyük bir amaç olan bilim uğrunda atılan küçük adımlardır. Bu yönden düşününce, ders çalışmanın, literatür tarayıp tez yazmaya çalışmanın yanında bir yüksek lisans veya doktora öğrencisinin bu kitabı okuduğunda kendine neden bunu yaptığını hatırlatacağını ve daha iyi anlayacağını düşünüyorum. Ayrıca bu kitabı okuyan lise veya üniversitede olan herhangi bir öğrencinin gelişiminde ve hedeflerini belirlemesinde çok etkili olacağını düşünüyorum. Günümüze de dokunan pek çok yönüyle Mustafa İnan büyük bir değerdir ve iyi ki onun hayatını yazan Oğuz Atay gibi güçlü bir kalem olmuştur. Kitabı okurken altlarını çizdiğim, sonradan dönüp baktığımda okumak istediğim alıntıları sizlerle paylaşmak istedim:

“İnsan gördüğü bir şeyin esasını merak ederse, onun neden öyle olduğunu araştırırsa, günün birinde kendi işinde muhakkak yararlanır bundan”

“Her şeyin aslını öğrenmek gerekiyordu. Bunun içinde her şeyi merak etmek gerekiyordu.”

“Önemli olan, geri dönmeyi göze alamayacağımız kadar yol gitmiş olmaktır bu konuda.”

Çalışkan öğrencilere takılan ‘inek’ lakabı onları hep “Aman çalıştığım anlaşılmasın, aman insanlığıma leke sürülmesin.” diye düşündürür.

“Her şey öğretilebilir. İyi yaşamak için neler yapmalı? Bunu bile öğretebiliriz insanlara. Çünkü iyi yaşamak da bilgiye dayanır. Bunu da göstermeliyim sizlere. Çünkü ülkemizin insanları daha yaşamanın acemisidir. Onlara insan gibi yaşaması öğretilmemiştir henüz. Nasıl yaşamak gerektiği de sezdirmeden öğretilebilir onlara. Hayatın yaşamaya değer olduğu öğretilebilir. Güzel sanatlarında, edebiyatın da ‘büyük ve güzel şeylerin’ de var olduğunu öğrenmeli insanlarımız.”

Verilen uzay sisteminin içinden çıkamayan öğrencisine Mustafa İnan: “Ne yapmak istiyorsun, amacın nedir?” diye sorar. “Eğriyi çizmek” diye yanıtlayan öğrencisine, “Senin amacın bu eğriyi çizmekle ne yarar sağlayacağını göstermektir.” 

“Matematiği bir takım uzun ve yorucu işlemlerden ibaret gördüğünüz için de bilim çekici gelmiyor size. Sayıların ve eski Yunanca harflerin gerisinde canlı ilişkiler olduğunu sezemezseniz, sayılarla hayatın arasındaki ilişkiyi göremezseniz, matematik ve dolayısıyla fizik çalışmanın tek amacı sınıf geçmek olur.”

“Üniversitede öğrencilerin çoğu, Mustafa İnan’ın kaderini yaşıyordu. Allahtan mektep bitince bu eziyet de bitecekti. Yoksa soğuk yatakhanelere, kötü yemekhanelere, kötü yemeklere, ışıksız çalışma salonlarına katlanır mıydı? Bir kere şu okul bitsin, bak o zaman neler olacaktı. O zaman bütün kapılar açılacak, bekar öğrencilere oda kiralamaktan çekinen anlayışsız ev sahipleri önlerinde yerlere kadar eğilecek, garsonlar onları kapıda karşılayacak, güzel kızlar uzun kirpiklerinin arasından onlara hayranlıkla bakacaktı; güzel bir akşamın sonunda kaloriferli evlerin sıcak yatakları onları bekleyecekti. Öğrenim yılları uzadıkça böyle elle tutulur isteklerden başka bir şey düşünülemez oluyordu. Mustafa İnan gibi, kendilerinden bir şeyler beklenen öğrencilerin çoğu, kısmetlerini serbest piyasada arıyordu. Üniversitede kalmak, hayata atılmamak gibi görülüyordu. Peki hayata atılanlar ne yapıyorlardı? “Düşünme yeteneğimi gittikçe kaybettiğimi hissediyordum,” diyor bunlardan biri, “karşıma çıkan meselelerin, öğrendiklerimle hemen hiç ilgisi yoktu; bunların hakkından gelmek için öyle uzun boylu düşünmeye ihtiyaç yoktu, yalnız koşmak gerekiyordu. Böylece en az düşünen insanlardan biri oldum zamanla.”

“Sobamız iyi yansın, çocuğumuza iyi bakılsın, ayın sonunu getirecek paramız olsun, duraklarda uzun zaman tramvay beklemeyelim, suyumuzu soğuk içebilmek için bakkalda buz bulabilelim, belki bir gün buzdolabımız bile olur, bütün bunları düşünmekten vakit kalırsa memleketimize yeni bir mekanik anlayışı getirebiliriz herhalde; ‘fotoelastisite’yi bile öğretebiliriz. Halbuki beyler, ilim adamı ender yetişen bir kuştur, ona itina edilmelidir. Mesela İsviçre’de… evet ama, İsviçre başka, onlar zengin. Canım Hindistan’da bile alimler, hem de atom alimleri yetişmiyor mu? Mesele, zenginlik fakirlik değil. Mesele, zihniyet meselesi. Peki laboratuvar olmadan nasıl tanıtacaksın fotoelastisiteyi? Olur, önce elastisiteyi öğretelim öyleyse”

“Başkalarıyla hesaplaşmaktan kendileriyle hesaplaşmaya vakitleri kalmıyor ki. Mustafa İnan, kendisiyle hesaplaşmasını zor yıllarda bile sürdürdü. Başkalarıyla hesaplaşmaya da hiç girişmedi; çünkü ‘hikmet sahibi ’idi.”

“Kâmil bir insandan ne anlıyoruz, evvelâ bunun tarifi gerekir. Bu husustaki çeşitli tarifler arasında en basit ve basit olduğu kadar şayanı dikkat olan bu tarif beni çok düşündürür: “Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.”

“Kimse kendi konusunu fazla sevmiyordu. Mustafa onlara ‘hâli vakti yerinde kimseler’ oldukları için ve kendisi de hâlâ asistanlarından yüz lira borç isteme durumunda olduğu için, biraz özeniyordu o kadar. Bu insanlar bence kalıplarının kıyafetlerinin adamı değillerdi. İnsanı, rahat ve kolay bir ömür sürmeye özendiriyorlardı. Kendi konularını ya da başka konularını hiç dert etmezlerdi.”

“Mühendisler henüz cemiyete tam yaklaşamamışlardır. Doktorları düşünün: Bir toplantıda, bir mecliste bulunanlar doktora hemen dertlerinden, hastalıklarından bahsederler. Aynı toplantıda bir mühendis de bulunsa, kimsenin aklına evinin duvarındaki çatlaktan yahut zemindeki rutubetten bahsemek gelmez; kimse, bu dertlerin de bir mühendise danışılacağını düşünmez.”

“Çocuklarmıza durmadan tekrarlıyoruz: Muhakkak yabancı dil öğren! ‘Düşünmeyi öğren!’ derseniz bir hakaret oluyor. Düşünmeyi öğrenmek de, herhalde yalnız düşünmenin kanunlarını bilmek değildir. Belirli problemleri çözebilmek için elbette belirli bilgileri öğrenmek gereklidir; fakat bence önemli olan, asıl güçlük, problemleri kurmaktır. Çoğumuz problemleri yanlış kurduğumuz için, daha baştan çözümsüzlükle karşılaşırız.”

“Matematik, düşünme sanatını sembolleştirir. Bugün mantık da matematik esaslara göre düzenleniyor. Boole cebri buna örnektir. Matematik, düşünmede ekonomi sağlar. İlim tarihi bize göstermiştir ki, basit ve sarih (açık) fikir, daima muğlak ve karışık fikre galip gelmiştir.”

“Bir memleketin muhtelif müesseseleri bileşik kaplar gibidir. Biri çok ileri, öteki çok geri olamaz. Askerlik şubeleriyle üniversitelerin seviyeleri arasında kıl payı fark vardır. Bir Mustafa İnan, bilim için yetmez; onun çevresindekiler de yetmez. Hep birlikte terakki etmek mecburiyetindeyiz; onun için her sahayı düşünmek mecburiyetindeyiz. Bilhassa pozitif bilimi ve teknik bilgiyi geniş halk tabakalarına yaymak ve bu sahada ilgi toplamak mecburiyetindeyiz. Bu ilgiyi toplamak için de bir Mustafa İnan yetmez; futbolu duyuran spor yazarları gibi, bilim yazarları yetiştirmek lâzımdır. Anlaşılmaz gibi görünen ilmî, daha doğrusu var olduğu bile bilinmeyen ilmî çalışmalarımızı tanıtmak lâzımdır. Bu konuyu meslek edinmemiş olanların, bazı hevesli kimselerin ara sıra yazacakları birkaç yazı ile istenileni yerine getirmek kabil değildir. Çok defa üniversite ve yüksek okullarda çalışan öğretim elemanları tarafından hazırlanan bilimsel yazılar da beklenilen vasıfta değildir. Konular, ya günlük gazete okurunun ortalama seviyesinin çok üstünde tutulmakta veya yazı birçok bilimsel teknik terimi ihtiva etmesi sebebiyle anlaşılmaz bir durumda olmaktadır. Geniş halk kitlelerine hitap etmek, kısaca popüler olmaktan korkmamak lazımdır. Her şeyle uğraşır görünmekten korkmamalıdır. Her şeyle uğraşmak, herkese her şeyi öğretmek kolay değildir beyler.”

“İnsan öğrendikçe, bildikçe evrenselleşir.”

“… İnsanlarımızı önce düşünmeye, doğru düşünmeye sevk etmek lazım. Konuştukları dili düşünsünler, kullandıkları kelimeleri düşünsünler ve her şeyden önce de bir bilimsel araştırma yaparken, ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini, nereye varmak istediklerini düşünsünler. Zannediyorlar ki kendilerine lazım olan şey, karşılarına çıkan matematik denklemleri çözmek, eğrileri çizmek ve buldukları sonuçları hemen Almanca’ya, İngilizce’ye çevirerek yabancı dergilere göndermek ve başkalarının kitaplarında bu makalelerden bahsedilmesini temin etmek. Peki bütün bunları neden yapıyorsunuz? Efendim bilim uğruna yapıyoruz. Peki şimdi bir an için bütün şu yüksek denklemleri ve uzun sonuçları bırak da bana söyle. Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? dedim. Bilim mi nedir? Evet. Efendim bilim, uğraştığımız şeydir. Bilim, her şeyden önce, üniversiteyi bitirdikten sonra ‘bilim yoklaması’ ve ‘yabancı dil sınavı’ gibi engelleri aşarak doktora öğrencisi olmaya hak kazanabilmek için gerekli bir şeydir. Sonra, bir süre kürsüye gelen yabancı kitapları ve dergileri izleyerek bakalım ne var ne yok diyerek durumu izlemektir; sonra durumu kollamak ve çok küçük bir mesele seçmek ve bu küçük şeyi büyüterek onu bir doktora haline getirmektir ve bu doktorayı yapmaktır. Sonra doktora sınavında başarı göstermektir ve bu başarıyı gösterdikten sonra gülümsemeyi unutmaktır. Bilimin, birinci ve en zor şartı budur. Sonra karşınıza doçentlik sınırı gelir. Bu sınırı aşmak ilk bakışta zor gibi görünse de asıl zorluk doçent olmak değil eylemli doçent olmaktır; yani bir kadro ayarlamaktır. Bunun için, daha bilimin başında, yani kürsü seçerken boş kadrolu birine kapılanmak ve gereğinde profesörler kurulunda sizin hakkınızı arayabilecek dişli bir kürsü başkanı bulmaktır. Sonra profesörlük bilimi gelir. Bu bilime akıl erdirmek biraz zordur; onun için en iyisi sabırla beş yılı beklemesini bilmektir; bu arada bilime oy verecek profesörleri gücendirmemesini bilmektir. Çünkü beş yıl sonra bilim seni içine almak için gerekli sayıda parmağı kaldırmaz. Milli Eğitim Bakanı’nın onayı da bilimde önemli bir yer tutar. Bakarsın kendin bile anlamadan biraz ilerici olmuşsundur: evrakın aylarca bakanlıkta beklemiştir. Bilim için ne acılar çekmişsindir. Onun için demişlerdir ki ‘gençliğine doyamadan profesör oldu’. Çünkü bir insan olsa olsa ne olur? Hiç. İşte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir. Fakat çoğu zaman bilim burada kalmaz. Bir de bakarsın yıllar geçmiş, kürsü başkanı olman için sıran gelmiştir: fakat bir kürsüde birden fazla bilim adamı olabilir ve gene kurullarda parmak sayısı hesabı birden önem kazanır. Fakat ne de olsa artık profesörsün; kürsü başkanı olamasan da artık senin için karada ölüm yoktur. ‘Profesörlük takdim tezi’ni yazalı yıllar geçmiş, artık ne doktora, ne tez, ne de kitap yazma engeli var önünde; bundan sonra olsa olsa öğrencilere ders kitabı yazabilirsin, maddi durumunu düzeltirsin ve profesörler yapı kooperatifine girerek yılardır yorulan kafanı dinleyebilirsin; tabii dekanlık, rektörlük gibi yeni bilimsel araştırmalar seni beklemiyorsa. Görülüyor ki arkadaşlar bilim uzun ve çetin bir yoldur.”

“Dürüst oluşumu da gözümde büyütmedim; bu bir bünye meselesidir. Bazı bünyelere doğru yoldan ayrılmak dokunur. Zaten bilimle uğraşırsanız, bu konularla fazla uğraşacak vaktiniz kalmaz. Başka bilginleri kıskanacak kadar bile vakti yoktur insanın. Ve başkalarından ne kadar üstünüm demeye hiç vaktiniz kalmaz. Başkalarının yetersizliğini görüp de sırf bu yüzden kendinizi beğenecek vaktiniz de kalmaz. Bununla birlikte, bir çok şey için vakit vardır. Bilimi sevimli göstermek için ne yapmalı? Bunun için de çok vaktiniz vardır. Öğrencinin kafasının içine nasıl nüfuz edilir için de vaktiniz vardır. Hele sizin gibi bilim adamı olmak isteyenlere yol göstermek için sonsuz vaktiniz vardır. Dünyada neler olup bitiyor, insanlık nereye gidiyor demeye çok vaktiniz vardır. Peki bütün bunlar için neden vaktiniz vardır? Çünkü salifüzzikir yani yukarıda belirtilen ve insanın boşuna vaktini almaktan başka işe yaramayan işlere hiç vaktiniz yoktur da ondan. Tabii bu arada isterseniz dinlenmeye, yaşamaya, insan gibi gezip eğlenmeye de vaktiniz vardır; günü birinde aklınızı kullanamayacak kadar yorulmak istemiyorsanız; bunlara da vaktiniz vardır. Yani sözün kısası kendi istediğiniz bir şeyi yapmaya, insanlara örnek olmaya çok vaktiniz vardır. Söylemeyi zait addediyorum, ama esaslı düşünmeye çok vaktiniz vardır, her şeyden çok bunu yapmaya gücünüz vardır.”

“Eski hocalara dünyanın değişmekte olduğunu, öğrencinin başarısızlığından biraz da kendilerini sorumlu tutmak gerektiğini anlatabilmek kolay değildi.”

“Kendine güvensizliğini örtmek için, derste olur olmaz zamanlarda, yerli yersiz kendini övmeyi, ne kadar bilgili olduğunu anlatmayı denedi. Öğrenciyi yıldırmak için kendi öğrenciliğini efsaneleştirmeyi denedi: Onlar gibi olmadığını, nasıl üstün bir öğrencilik dönemi geçirmiş olduğunu anlattı durdu. Fakat bu arkadaş daha öğrenciyi imtihan etmeden, öğrenci onun hakkında notunu verdi: Bu hocayı, hocalıktan sınıfta bıraktı.”

“Özellikle araştırmacı olan bir üniversite hocası için sanatçı ruh gerekli bir şeydir. Araştırmaya değer problemler bulabilmek ve bu problemleri sonuca götüren çalışmalar yapmak ve yaptırmak için kuru bir bilim adamı olmak yetmez; bunun için yaratıcı olmak yani bir bakıma sanatçı olmak gerekir.”

“Fakat onun (Mustafa İnan) gibi, birlikte çalıştığı kimselerin ilerlemesinden zevk duyan, başkalarıyla ilişki kurabilen, çevresini kıskanmayan bir bilim adamı ‘ekol’ kurabilir. Bence gerçek idarecilik budur. Başkalarıyla ilişki kurabilmek, yaptığınız çalışmaları başkalarının anlayabileceği biçimde ifade etmekle mümkündür.”

“…Oysa bazı bitkiler için başka toprak gerekir. Ben de zannederim böyle bir toprakta yetişseydim kuyumcu çıraklığı, eczacı çıraklığı yapmazdım, soba kurumları arasında ilk evlilik yıllarımı geçirmezdim, üniversiteye yıllarca aynı palto ve elbiseyle gidip gelmezdim, her gün yemeğimi evden getirip gaz ocağında ısıtmak zorunda kalmazdım, yurt dışına yaptığım ilk yolculuklarda karımla birlikte güverte yolcusu gibi seyahat etmezdim. Ben gene kendimi kurtardım doktor; binlerce Mustafa İnan damdan düştükten sonra öldü, binlerce Mustafa İnan hâlâ kuyumcu yanında, eczacı yanında çalışıyor, birçok Mustafa İnan da soğuk evlerde, sefertasıyla ısıtılan yemeklerde istediği tadı bulamadığı için bilimden ayrıldı. …”

“Biz de bilim adamı olmak istiyorsak, samimi olarak böyle bir niyetimiz varsa, Mustafa’nın ‘samimi değil’ damgasını yemek istemiyorsak, bilim adamlarını öğrenmek, onları tanımak zorundayız. Onu bütün yönleriyle anlamaya çalışmak, neyi yapabildiğini ve neyi yapamadığını ortaya koymak zorundayız. Bilim adamını bekleyen tehlikeleri açıkça görmek zorundayız.”

“Yaptıklarını beğenmeyen bir kimsenin başkalarına nasıl yararı dokunur?”

“…İşte bu durum ve şartlar altında bile her zaman amacının olduğunu gözden kaçırmamalısın. İnsanları etkilemek, insanlara söz geçirmek, sesini duyurmak istiyorsan, bütün bunları yapabilecek yetenekte olduğunu göstermelisin. Yoksa sonunda sıradan bir insan durumuna gelirsen, kimse senin kötü şartlar altında bu duruma düştüğünü düşünmez, …”

“Kimseler henüz böyle meseleleri henüz mesele etmediği için, bunları kendine dert etmediği için, bu ihtiyacı henüz duymadığı için, bunu yapmamız daha da gerekli oluyor.”

KAYNAKLAR
 

[1] Oğuz Atay, Bir Bilim Adamının Romanı Mustafa İnan, 62. Baskı 2021, İstanbul

[2]http://kutuphane.itu.edu.tr/hakkimizda/mustafa-inan-kimdir

[3]https://1000kitap.com/bir-bilim-adaminin-romani–2445/alintilar

[4]https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_İnan

https://esraozguven.wixsite.com/esraozguven

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here